Ferro Hangi Dilde?
Kayseri’nin soğuk sabahlarından birinde, bir dilin seni nasıl yıkabileceğini anlamaya başladım. O gün anlamadığım, belki de hiç anlamayacağım bir şey oldu. Ferro’nun anlamını öğrendim…
Kayseri’nin Sabahı
O sabah her şey aynıydı. Yolda yürürken dışarıdaki soğuk hava burun deliklerime doluyordu, ayaklarım karların üzerinden adeta kayarak ilerliyordu. Kayseri’nin o karasal havası sabahları genellikle ağır gelir insana, sanki her şey biraz daha yavaş, biraz daha derin olur. O soğukta nefes almak bile başka bir şeydi, sanki her nefeste biriktirilen bir şeyler varmış gibi.
Bir süredir zihnimde takılı kalan bir soru vardı: “Ferro hangi dilde?” Bu soru kafamı o kadar meşgul ediyordu ki, etrafımdaki her şey, o an sanki sadece Ferro’yu anlamak için vardı.
Bir Duygunun Peşinden
Hayatımın her anı, bir başka bilinmeyene adım attığım anlarla dolu. Ben her zaman duygularımı özgür bırakmayı seven biriyim. Korkularımı, mutluluklarımı, üzüntülerimi bir köşeye itmek yerine, onları kucakladım. Duygularım benim en yakın dostlarım oldu, bir arkadaşımın söyledikleri gibi: “Duygularına sahip çık, onları görmezden gelmek, onlardan kaçmak seni sadece daha da yalnızlaştırır.”
Ferro sorusunun cevabını aradıkça, içimde bir şeyler değişmeye başladı. Bu kelime, bir zamanlar bana ne ifade ederdi? Kimseyi kırmak istemem, ama sanırım Ferro, kaybolmuş bir dilin yankısıydı. Ve belki de bir parça kırılganlık ve tedirginlikti. Şu an yazarken bile içinde kaybolduğum bir deniz gibi geliyor bana. Bu sorunun anlamını ararken bulduğum her küçük ipucu, adeta bana beni anlatan başka bir yönü keşfetmemi sağladı.
O An, Ferro…
O gün öğleden sonraydı. Caddede yürürken bir kafenin camında yazan “Ferro” yazısını fark ettim. İşte, o an içimde büyük bir heyecan dalgası yükseldi. “Ferro hangi dilde?” sorusu, her yanımda yankı bulmuştu sanki. Bu kelime, kafemin vitrinindeki yazı gibi bir ışık gibi parlıyordu. İçeri girdim, garsona sordum, ama o da şaşkın bir şekilde “Bilmiyorum, beyefendi” dedi. Yani belki de bir yemek adıydı, belki de bir içki adıydı. Ama içimde bir şeyler vardı, sanki bir dilin parçasıydı Ferro, bir yerden geliyor, ama hangi yerdi?
O andan sonra biraz daha araştırmaya başladım. Kitapçılarda, internette, herhangi bir yerde “Ferro”yu aradım. Bu kelime bir anlam taşıyor muydu? Yoksa ben mi anlam yüklemeye çalışıyordum? Ve sonra, bir gün karşıma bir makale çıktı; Ferro, İtalyanca’da “demir” demekti.
Ama demir… Demir, hiç de bana bir kelime gibi gelmedi. Demir, bana soğuk ve sert bir şey gibi geldi. Bir anlam arayışım, bir hayal kırıklığına dönüştü. İstediğim bir şey bulamamak insanı bazen boğar, hani her köşeyi dönersin, her kapıyı çalarsın ama hiçbirinden cevap alamazsın. Ferro’nun cevabı, demirden daha soğukmuş gibi hissediyordum.
Hayal Kırıklığı ve Bir Umut
Bir zamanlar çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Adı Melis. O, bana hep “Hayal kırıklığına uğrayacak bir şey yok, çünkü biz zaten hayallerimizi kırmayı bilmeyen insanlarız” derdi. Bir şekilde o cümle de aklıma geldi. “Hayal kırıklığına uğrayacak bir şey yok…” diyor ve bunu derken, içimdeki acıdan bir umut çıkmaya başlıyordu.
Belki de Ferro’yu yanlış anlamıştım, belki de demir, bana soğuk gelen bir kelime değil, aslında sadece sert ve dayanıklı bir şeydi. Bir dilin içinde bu kadar kolay kaybolmak, bu kadar derin düşünmek ne kadar zor olsa da, bazen insanlar hüsranları, hayal kırıklıklarını ve kırılganlıklarını birer güç kaynağına dönüştürebiliyor.
Ve işte o zaman anladım: Ferro, yalnızca bir dilde değil, her dilde “güç”tü. Ve bu güç, insana bazen acı verirken, bazen de ona özgürlük kazandırıyordu.
Bir Duygu Dili: Ferro
Ferro’nun anlamını tam olarak bulamasam da, her geçen gün biraz daha yaklaşıyorum. Dilin sınırlarını zorluyoruz; bazı kelimeler, sadece bir ses değil, içinde yıllar biriktirir, kendi dilini yaratır. Ferro da bir anlamda böyle bir şeydi. Ne demekti Ferro? Belki de bu dünyada cevabını bulamayacağımız kadar derindi. Ama Ferro, kaybolmuş bir anlamdan başka bir şey değildi.
Sonunda, Kayseri’nin akşam karanlıklarında evime dönerken, kafamda bir anlam belirmeye başladı. Ferro, bir dilin belki de var olmayan bir yanını keşfetmekti. Ve belki de en güzeli, bu keşfin bir yolculuk olduğuydu.
Ve işte, Ferro şimdi sadece bir kelime değil, bir hissiyat oldu. Belki de gerçek anlamı, bir gün bulduğumda, kendime ait olacak bir dilin içindeki bu “güç”ü anlamamla gelecektir.
Bir dilde kaybolmak, bazen bir ömre bedel olur.